Karın fıtığı nedir nasıl tedavi edilebilir

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Karın fıtığı neden oluşur?

Çok sık rastlanan karın fıtıklarıyla ilgili uzmanlar neler söylüyor? Hepsi haberimizde…

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özcan Gökçe, çok sık rastlanan karın fıtıklarıyla ilgili olarak bilgi verdi.

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özcan Gökçe, çok sık rastlanan karın fıtıklarıyla ilgili olarak “Fıtık eğer ağrı yapıyorsa ve gözle görülür şekilde dışarı çıkmışsa tedavisi ameliyattır. Hasta açısından çok rahat bir ameliyattır. Hasta ameliyattan 24 saat sonra evine gider ve gündelik yaşamına hemen dönebilir” diyor.

Karın fıtığı neden oluşur?
En temel nedeni iki ayak üzerinde durulmasıdır. Örneğin atlarda fıtık olmaz. İki ayak üzerinde durmak ve yerçekimiyle organların zamanla aşağı doğu inmesi en büyük nedendir.

Belirtileri nelerdir?
En çok rastlanan belirtileri ağrı, gözle görülür şişliktir. Kişiler genellikle gözle görülür şişlik olduğunda hekime başvurur.

Görülme sıklığı nasıldır?
Cinsiyete göre erkeklerde daha fazla rastlanır. Çünkü erkek bebek doğmadan testislerin kanala inmesi gerekir. Bu kanal zayıf bir alan oluşturduğu için erkeklerde kasık fıtıkları kadınlara göre daha fazla oranda görülür. Kadınlarda ise fıtıklar daha çok doğumdan sonra ortaya çıkar. Hiç ameliyat geçirmemiş kişilerde karın fıtığı görülme oranı yüzde 8’dir. Ameliyattan sonra oluşan fıtıklara çok sık rastlanır. Ameliyatlardan sonra enfeksiyona bağlı fıtık görülme oranı da yüzde 10 olur. Karın fıtığı, aktif spor yapanlarda da sık görülür.

Nasıl teşhis edilir?
Teşhis için hekimin gözle görmesi, ultrasonografi ve gerekirse tomografi yeterlidir.

Tedavi konusunda neler yapılıyor?
Tedavisi kesinlikle cerrahidir. Sık sık çıkan ve içeri giren fıtıklar için acil ameliyat gerekmeyebilir. Ancak dışarı çıkan fıtıklar bazen içeri giremez. Buna “boğulmuş fıtık” denir ve acil cerrahi tedavi gerekir.

Tedavide hedefimiz, ideal bir estetik yama kullanılarak dışarıdan anlaşılmamasıdır. Laparoskopik ameliyatlarda ameliyat izi daha küçüktür. Ameliyatta kullandığımız yamalar genellikle teflon bazlı yamalardır ve ameliyata bağlı yapışıklıklara yol açmaz. Bu yamaların bir tarafı kaygandır, yapışmaz, diğer tarafı pürtüklüdür. Ameliyattan sonra bu yamalar, kasların arasına gömülerek vücudun bir parçası haline gelir. Hasta açısından çok rahat bir ameliyattır. Hasta ameliyattan 24 saat sonra evine gider ve gündelik yaşamına hemen dönebilir.

Vitaminlerin faydaları ve zararları

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Uzmanlara göre vitaminin yalnızca azı değil fazlası da zarar.

Fazla alınan B3 vitamini karaciğer hasarına, C vitamini böbrek taşı oluşumuna, A vitamini de akciğer kanserine yol açabiliyor. Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Gül Öz,  yaptığı açıklamada, kontrolsüz vitamin kullanımının ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Günümüzde yetişkinlerin çoğunun, gıdalardaki vitamin ve minerallerin vücut tarafından yeterli emilemediği veya kullanılamadığı düşüncesiyle hap ve şurup şeklinde vitamin desteği aldığını anlatan Öz, ancak bu destek ürünlerinin yüksek dozlarda alınmasının faydasız ve tehlikeli olabildiğini bildirdi. Öz, “Bir hastalık veya eksiklik söz konusu değilse mega dozlarda vitamin alımına gerek yoktur ve mutlaka hekim kontrolünde olmalıdır” dedi.

B3 vitamininin bira mayası, kuru fasulye, bezelye, tahıl kepeği, avokado, hurma, incir, yer fıstığında bolca bulunan ve ısı ile ışığa dayanıklı olup karaciğerde az miktarda depolanabildiğini anlatan Öz, bu vitaminin vücudun sinir sistemi ve hormonal düzeni gibi önemli fonksiyonlarını yerine getirmesinde önemli işlev yüklendiğini söyledi. Öz, B3 vitaminin eksikliğinde Pellegra hastalığının (unutma ve bunama gibi tehlikeli sonuçları olan) oluştuğunu belirten Öz, ancak bu vitaminin fazla alımının da deride yanma, kızarma, kaşıntı, karaciğer hasarına yol açtığını kaydetti. Öz, “Bu vitaminin fazlası, gut, diyabetes mellitus, mide ülseri, karaciğer hastalığı gibi mevcut sorunları ağırlaştırabilir” diye konuştu.

Uzmanlara göre vitaminin yalnızca azı değil fazlası da zarar.

Fazla alınan B3 vitamini karaciğer hasarına, C vitamini böbrek taşı oluşumuna, A vitamini de akciğer kanserine yol açabiliyor. Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Gül Öz,  yaptığı açıklamada, kontrolsüz vitamin kullanımının ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Günümüzde yetişkinlerin çoğunun, gıdalardaki vitamin ve minerallerin vücut tarafından yeterli emilemediği veya kullanılamadığı düşüncesiyle hap ve şurup şeklinde vitamin desteği aldığını anlatan Öz, ancak bu destek ürünlerinin yüksek dozlarda alınmasının faydasız ve tehlikeli olabildiğini bildirdi. Öz, ”Bir hastalık veya eksiklik söz konusu değilse mega dozlarda vitamin alımına gerek yoktur ve mutlaka hekim kontrolünde olmalıdır” dedi.

B3 vitamininin bira mayası, kuru fasulye, bezelye, tahıl kepeği, avokado, hurma, incir, yer fıstığında bolca bulunan ve ısı ile ışığa dayanıklı olup karaciğerde az miktarda depolanabildiğini anlatan Öz, bu vitaminin vücudun sinir sistemi ve hormonal düzeni gibi önemli fonksiyonlarını yerine getirmesinde önemli işlev yüklendiğini söyledi. Öz, B3 vitaminin eksikliğinde Pellegra hastalığının (unutma ve bunama gibi tehlikeli sonuçları olan) oluştuğunu belirten Öz, ancak bu vitaminin fazla alımının da deride yanma, kızarma, kaşıntı, karaciğer hasarına yol açtığını kaydetti. Öz, “Bu vitaminin fazlası, gut, diyabetes mellitus, mide ülseri, karaciğer hastalığı gibi mevcut sorunları ağırlaştırabilir” diye konuştu.

Anne sütünün çocuk zekasına etkisi

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Anne sütüyle beslenen bebeklerin zeka düzeylerinin daha yüksek çıktığı ve ileride okulda daha başarılı oldukları açıklandı.

ERCİYES Üniversitesi Tıp Fakültesi Sosyal Pediatri Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Türkan Patıroğlu, anne sütüyle beslenen bebeklerin zeka düzeylerinin daha yüksek çıktığını ve ileride okulda daha başarılı olduklarını söyledi.

Prof.Dr. Türkan Patıroğlu, çocuğun ve daha sonraki yıllarda da erişkinin sağlıklı bedensel ve ruhsal gelişim gösterebilmesi için ihtiyacı olan en temel besinin anne sütü olduğunu belirtti. Anne sütünün enfeksiyon hastalıkları başta olmak üzere pek çok akut ve kronik hastalığa karşı koruyucu olduğunu ifade eden Prof.Dr. Patıroğlu, şöyle konuştu:

“Anne sütü ile beslenen bebeklerde zatürree, ishal, orta kulak iltihabı, idrar yolu enfeksiyonu, menenjit, allerjik hastalıklar daha az görülür veya daha hafif seyreder. Bu nedenle anne sütü bebek ve çocuk ölümlerinin azalmasında büyük bir katkıya sahiptir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda ileri yaşlarda kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, şeker hastalığı, bazı bağırsak hastalıkları, şişmanlık ve bazı kanser türlerine daha az rastlanır. Bununla birlikte anne sütü ile beslenen bebeklerin psikososyal gelişimleri daha iyi olmakta ve çeşitli ruhsal hastalıklar daha az görülür.”

Anne sütü ile beslenen bebeklerin zeka düzeylerinin daha yüksek çıktığını ve ileride okulda daha başarı olduklarını belirten Prof.Dr. Türkan Patıroğlu, “Bu nedenlerden dolayı amacımız tüm bebeklere doğumdan sonra ilk 6 ay tek başına anne sütü verilmesini sağlamaktır. İlk 6 ay için anne sütü bebeğin her türlü gereksinimini tek başına karşılama kapasitesine sahiptir” dedi.

‘EMZİRME ANNEYE DE FAYDALI’
Sosyal Pediatri Bilim Dalı öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Meda Kondolot da emzirmenin annenin bedensel ve ruhsal sağlığı için de sayısız yararları olduğuna dikkati çekti. Emziren annelerde meme kanseri ile yumurtalık kanserinin daha nadir görüldüğünü belirten Yrd.Doç.Dr. Kondolot, “Emziren annelerde kemik erimesi de daha az görülür ve daha sağlıklı bir şekilde kilo verirler. Bunların yanında emziren annelerin annelik duyguları daha güçlüdür. Bebek ile anne arasında daha güvenli bir bağ oluşur ve anneler ruhsal açıdan daha sağlıklıdır. Anne sütü ve emzirmenin bütün bu yararlarına rağmen hem ülkemizde hem de dünya’da anne sütü ile beslenme oranları istenilen düzeylerde değildir” diye konuştu.

Saç dökülmesinin sebepleri ve çözümleri

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Zaman zaman, özellikle kadınlarda, saç dökülmesinin nedenlerini araştırırken hormon analizleri de yapmak gerekebilir.

Genetik, hormonal ve ailesel pek çok faktör saç dökülmesinde rol oynar. Zaman zaman, özellikle kadınlarda, saç dökülmesinin nedenlerini araştırırken hormon analizleri de yapmak gerekebilir.

Saçlı deride ortaya çıkan bazı dermatolojik hastalıklar, kullanılmakta olan bazı ilaçlar saç dökülmesine neden olabilir.
Saç dökülmesinin bir diğer nedeni ise psikolojik faktörlerdir. Bu faktörler yaygın bir saç dökülmesine neden olabileceği gibi, bazen yoğun bir üzüntü ya da ruhsal travma nedeniyle saçın belli bir bölümünde birden dökülme olur. Halk arasında bu gibi durumlarda o bölgeye sarmısak sürülür, ya da tahriş edici bazı işlemler uygulanır. Bunlar çoğu kez deriye zarar verir.
Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Oktay Taşkapan, “Yanlış uygulamalar, saç çıkmasını tamamen engelleyebilir. Saçı dökülenlerin bir dermatoloji uzmanına başvurmasında yarar var” diyor.

Saç dökülmesi için nasıl bir tanı ve tedavi uyguluyorsunuz?
İlk önce saç dökülmesinin tipine göre nedeni saptamaya yönelik araştırmalar yapılmalıdır. Saçlı deride bir dermatolojik hastalık ya da altta yatan bir neden olup olmadığını belirlemek için; eğer yaygın bir dökülme varsa öncelikle kan değerlerine, demir düzeyine ve tiroid testlerine bakıyoruz; hastanın kullandığı ilaçları kontrol ediyoruz. Tüm bu verilerin ışığında tedavi planını hazırlıyoruz. Saç dökülme-sine altta yatan bir hastalık (diyabet, tiroid hastalığı vb.) neden oluyorsa, bu hastalığın tedavisi; bölgesel bir deri hastalığı söz konusu ise ona yönelik losyon, krem, lokal ilaç injeksiyonları ya da ağızdan çeşitli ilaçların kullanılması gündeme gelebiliyor.

Saçlarının dökülmemesi için kişiler ne yapabilir?
Stresten olabildiğince uzak durmalarını, doğru beslenmelerini ve özellikle saçı dökülen hastaların saçlarını çok sık dişli taraklarla taramamalarını, saçlarını çok çekerek ve gererek toplamamalarını öneririm.

Yoğun seyrekleşme ya da bölgesel dökülme  olabilir
Saç dökülmesinin kabaca iki çeşidi vardır: Biri saçlı deride yoğun seyrekleşme, diğeri ise bölgesel dökülmelerdir. Genellikle doğumdan birkaç ay sonra başlayıp birkaç ay sonra gerileyen dökülmeler, ruhsal travmalar, ağır ateşli hastalıklar, demir eksikliği anemisi ve tiroid hastalıklarına bağlı seyrekleşmeler ilk grupta yer alır. Bir de (kadınlarda da görülen) “erkek tipi saç dökülmesi” vardır. Burada, saçlar özellikle ön tarafta ve tepe bölgesinde seyrekleşir.

Doğumda tekrarlayan düşüklere dikkat!

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Tüm gebeliklerin yüzde 20-25’inde görülen düşük tehlikesi, anne adaylarını fiziksel ve psikolojik olarak olumsuz etkiliyor.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Lütfü Önderoğlu, tekrarlayan düşüklerin nedeninin araştırılmasının önemine dikkati çekerek, aksi halde kadınların yaşamsal risklere açık hale gelebileceği
uyarısında bulundu.

Önderoğlu, yaptığı açıklamada, tekrarlayan düşükler ve gebelik kayıplarının, hem fiziksel hem de psikolojik olarak anne adayını ve yakın çevresini olumsuz etkilediğini söyledi.
Yaklaşık tüm gebeliklerin yüzde 20-25’inde düşük görüldüğünü belirten Önderoğlu, “Yüzde 5 kadından azında ardışık 2 düşük ve yüzde 1’inde tekrarlayan 3 ya da daha fazla düşük görülmektedir” dedi.

40 Yaş sonrası gebeliklerde düşük riski
Önderoğlu, tekrarlayan düşük ve gebelik kayıplarında genetik faktörlerin etkili olabildiğini ifade ederek, şunları kaydetti:
“Genetik-kromozomal nedenler, çiftlerin yüzde 5-7’sinde saptanmaktadır. Kadının yaşı arttıkça düşük olasılığı da artmaktadır. Düşükler, yumurtalıkta kalan ve bekleyen yumurtaların birçoğunda bozukluk olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, 40 yaşından sonraki gebeliklerin üçte biri düşükle sonlanmaktadır.

Rahmin yapısal bozuklukları ise tekrarlayan gebelik kayıplarının yaklaşık yüzde 10’undan sorumludur. Çift rahim veya rahim içinde perde mevcudiyeti iç boşluğun hacmini küçülttüğünden gebeliğin ilerlemesini engellemektedir. Daha az görülen yapısal bozukluklar ise rahmin içine doğru gelişmiş miyomlar, polipler ya da geçirilmiş operasyonlara bağlı yapışıklıklar olmaktadır.”

Metabolik sorunlar olarak adlandırılan şeker hastalığı, hipertiroidi ya da hipotiroidi gibi hastalıkların da ardışık düşük ya da gebelik kayıplarının yüzde 7-8’inden sorumlu olduğunu ifade eden Önderoğlu, obezite veya polikistik over sendromunda da insülin hormonuna karşı olan dirence bağlı kayıpların arttığının düşünüldüğünü bildirdi.

Pıhtılaşma bozukluklarının etkisi yüksek

Önderoğlu, kişinin kendi dokularını yabancı olarak tanıyan bağışıklık sistemi rahatsızlıklarının, tekrarlayan gebelik kayıplarının yaklaşık yüzde 15’inden sorumlu tutulduğunu ve bunların başında antifosfolipid sendromunun geldiğini belirterek, diğer etkenlerle ilgili şunları söyledi:
“Pıhtılaşma bozuklukları ise genellikle gebeliğin ikinci yarısındaki kayıplardan sorumlu olmakla birlikte tekrarlayan sorunların yüzde 25 gibi geniş bir bölümünü kapsamaktadır.

Araştırmalar, sperm DNA’sında bütünlüğün yitirilmesine bağlı olarak erkek faktörünün de probleme katkısı olduğunu düşündürmekte ve bu konuda çalışmalar sürmektedir.

Tütün, yasa dışı ilaçlar, alkol ve aşırı kahve tüketiminin yanı sıra kötü çevre koşulları, bozuk hijyen, kimyasallar ile toksik ajanlara maruz kalmak da nedenler arasında sayılmaktadır. Geriye kalan yüzde 30-40’lık grup ise henüz bilinmeyen nedenler olarak işaretlenmekte ve halen izah edilememektedir.”

Belirtilere dikkat
Önderoğlu, düşüğün en önde gelen belirtisinin vajinal kanama olduğunu belirterek, “Bununla birlikte, kramp tarzı ağrılar ile gebeliğin başında görülen meme hassasiyetinin kaybı ve bulantı gibi bulguların kesilmesi diğer belirtilerdir” diye konuştu.

Birçok gebelik kaybının, sadece ultrasonografi ile olağan gebelik muayenesine gidildiğinde anlaşıldığına dikkati çeken Önderoğlu, ‘tekrarlayan düşük ve gebelik kayıpları nedenlerinin araştırılmayıp, bilinmemesi halinde kadının yaşamsal risklere açık hale gelebildiğini’ söyledi.

Önderoğlu, ‘sorunların uzun süreler teşhissiz ve tedavisiz kalmasının, problemin giderek ağırlaşması ile muhtemel sağlıklı bir gebelik olasılığını da azaltacağına’ dikkati çekti.

Gebeliğe başlamadan önce genel sağlık sorunlarının ortadan kaldırılması, obezite ve metabolik hastalıkların önlenmesi için dengeli beslenme ile ideal kiloya yaklaşılması gerektiğini vurgulayan Önderoğlu, sigara, alkol ve gereksiz ilaç kullanılmasının engellenmesi, planlı bir gebelik olmasına özen gösterilmesi gerektiğini bildirdi.

Kanıtlanmamış tedavi usullerine itibar edilmemeli
Önderoğlu, tekrarlayan gebelik kayıplarında, ön tetkik olarak kromozomal yapıların tespiti, pıhtılaşma faktörlerinin analizi, kan şekeri ve tiroid hormonlarının düzeylerinin saptanması gerektiğini anlatarak, “Gerekli durumlarda rahim filmi çekilmeli. Ardından anatomik problemin cerrahi olarak düzeltilmesi ve otoimmun hastalıklar veya saptanan diğer hematolojik sorunlarda, önceden vitamin ve aspirin tedavisi başlanmalı, ayrıca gebelikte kullanılabilecek kan sulandırıcı iğneler yapılmalı” dedi.

Kanıtlanmamış tedavi usulleri ile yeterli tetkik yapılmadan, kulaktan duyma ilaçlara itibar edilmemesi uyarısında bulunan Önderoğlu, ailelerin mutlaka hekim ve sağlık kuruluşlarına planlı bir gebelik için başvurmalarını ve olası tüm araştırmaları önceden yaptırmaları gerektiğini kaydetti.

Gün aşırı bir yumurta her derde deva!

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Sağlıklı kişilerin her gün, kalp hastalarının gün aşırı bir yumurta yiyebileceği açıklandı

Günde bir yumurtanın, sağlıklı kişilerde kalp ve damar hastalıkları yönünden hiçbir risk oluşturmadığı, kalp hastalarının da hiç tereddütsüz gün aşırı bir yumurta yiyebilecekleri bildirildi. Prof. Dr. Bingür Sönmez, “Gün aşırı ve günde bir yumurta yiyenlerde kan yağları ve damar sertliği risk faktörlerinde yükselme olmadığını, kötü huylu kolesterolde ise düşme meydana geldiğini saptadık. Sonuç olarak ‘günde bir yumurta, doktor bana dokunma’ diyoruz” dedi.

Bilimsel Tavukçuluk Derneği (WPSA) Türkiye Şubesi ve WPSA Avrupa Federasyonu Eğitim ve Bilgilendirme Çalışma Grubu Akdeniz Ülkeleri İletişim Ağı tarafından organize edilen 2. Akdeniz Ülkeleri Tavukçuluk Zirvesi, Antalya’da başladı. Zirvenin “Yumurta ve Tavuk Eti: İnsan Sağlığı ile İlgili Konular” başlıklı ilk oturumunda konuşan İstanbul Memorial Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, “Değişik Miktarlarda Yenen Tam Yumurtanın Kan Yağları ve Damar Sertliği Risk Faktörleri Üzerine Etkileri” konulu araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

Araştırmanın, Memorial Hastanesi ve Bilimsel Tavukçuluk Derneği Türkiye Şubesi işbirliği ile yapıldığını belirten Prof. Dr. Sönmez, şunları söyledi:

Yumurta, kötü huylu kolesterolü düşürdü

“Araştırmayı, İstanbul’un Silivri ilçesinde bir iş yerinde ve bir yatılı okulda, yaşları 15 ile 59 arasında değişen 65 gönüllü üzerinde gerçekleştirdik. 3 aylık çalışmada deneklere, bir ay boyunca hiç yumurta vermedik ve kan değerlerini saptadık. Bunu takip eden bir ay boyunca gün aşırı bir yumurta, ikinci ay her gün bir yumurta, son olarak da üçüncü ay sadece erişkin gruba bir ay boyunca günde iki yumurta verdik. Her ayın sonunda kan yağları ve damar sertliği risk faktörlerini saptamak üzere kan örnekleri aldık.

Bu tahliller sonucunda, gün aşırı ve günde bir yumurta yiyen guruplarda kan yağları ve damar sertliği risk faktörlerinde yükselme olmadığını, kötü huylu kolesterolde (LDL) ise düşme meydana geldiğini saptadık. Günde iki yumurta yiyen grupta ise kolesterol ve kötü huylu kolesterolde hafif bir yükselme saptanmasına rağmen, damar sertliği riskini tanımlayan faktör seviyelerinde herhangi bir değişiklik olmadığını gözlemledik.”

Araştırmanın sonuçlarına göre, gün aşırı bir yumurta yemenin sağlık açısından hiçbir sakınca taşımadığını dile getiren Bingür Sönmez, “Sağlıklı kişiler tarafından gün aşırı veya her gün yenen bir yumurtanın, kalp ve damar hastalıkları yönünden hiçbir zararı olmadığını saptamış olduk. Herkes hatta kalp hastaları bile tereddütsüz gün aşırı bir yumurta yiyebilir” dedi.

22 ülkeden bilim adamları Antalya’da buluştu

Oturumda konuşan WPSA Türkiye Şubesi Başkanı Prof. Dr. Rüveyde Akbay, ilki geçtiğimiz yıl Yunanistan’da gerçekleştirilen Akdeniz Ülkeleri Tavukçuluk Zirvesi’nin büyük bir gayret sonucu bu yıl Antalya’da düzenlendiğini belirtti. Zirvenin kapılarını Akdeniz ülkeleri dışında başka ülkelerden bilim adamlarına da açtıklarını ifade eden Akbay, “2. Akdeniz Ülkeleri Tavukçuluk Zirvesi’ne Belçika, Endonezya, Ermenistan, Gana, Japonya, Kanada, Suudi Arabistan, Tanzanya gibi toplam 22 ülkeden değerli bilim adamları bildirileriyle katılıyorlar. 3 gün sürecek bu zirvenin, tavukçuluk bilimine önemli katkılarda bulunacağına inanıyoruz” dedi.

Zirvenin dün akşam yapılan açılış törenine, WPSA Genel Başkanı Prof. Dr. Robert Pym, WPSA Avrupa Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Achille Franchini, Dünya Veteriner Tavukçuluk Derneği (WVPA) Başkanı Prof. Dr. Hafez Mohamed Hafez, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Ramazan Kadak ve Türkiye’de modern tavukçuluğun mimarı, Yu-Pi Tavukçuluk Kurucusu Hanri Benazus da katıldı. 2. Akdeniz Ülkeleri Tavukçuluk Zirvesi, pazar günü sona erecek.

Hava durumunun insan sağlığı üzerindeki etkisi

Yazan: admin 06 October 2009  
Kategori: Sağlık

Kendinizi kötü hissettiğinizde bunda acaba havaların suçu olabilir mi?

Dr. Hasan İnsel

Ekim ayının gelmesiyle bunaltıcı sıcakların arkasından düşen hava sıcaklıkları vücudunuzun kışa adapte olmasını sağlarken, belki de siz fark etmeden ruh halinizi de etkiliyor. Bazı baş ağrısı ve ağrı türlerinin ve bazı dolaşım sorunlarının zaman zaman hava koşullarıyla ilgili olduğuna aslında kuşku yok. Vücudumuzun atmosferik olaylara tepki gösterdiği biliniyor. Yağmur yahut güneş, sıcak yahut soğuk, organizma sürekli olarak sıcaklık, nem ve hava basıncı değişimlerine göre kendini ayarlamak zorunda. Tabii ki bu bilincimizin dışında cereyan eden bir ayarlama durumudur ve biz bunu hissetmeyiz.

Ani hava değişikliği vücutta nelere yol açar?
Hava değişimlerinin etkisi kişiye göre değişebilir:
* Depresyon
* Belirgin endişe hali, aşırı duygusal hassaslık ve sinirlilik
* Olağan aktivitelere karşı ilgi azalması
* Yorgunluk
* Kas, baş ve eklem ağrıları dahil soğuk algınlığına benzer belirtiler
* Uyku düzeninde değişme (uykuya dalma ve uyuma problemleri veya çok uyuma)
* İştah değişimleri (aşırı yeme, iştahsızlık veya belirli gıdalara aşırı istek duyma),

Kadınlar daha hassas

Bazı kişiler ve özellikle kadınlar, hava durumundaki değişimlere karşı başkalarından daha duyarlıdır. Kadınlarda yapılan bazı araştırmalarda birçoğunun genel olarak yazın kendilerini daha iyi hissettikleri, kışın daha kötü hissettikleri tespit edilmiş.
Işığın duygu durumu ve depresyon üzerindeki etkisine ek olarak yaz aylarında kadınların dışarıda daha çok vakit geçirmeleri ve fiziksel egzersiz yapmaları da bu durumu kısmen açıklayabilir. Mevsimle ilişkili duygu durumu değişimleri, hormonlar ve biyoritm arasındaki bağlantılar araştırıcıların ilgisini çekiyor. Aradaki bağlantının biyolojik bir anlamı olabilir, çünkü dişilik hormonları olan östrojen ve progesteron dalgalanmalarının sirkadyan (günlük) biyoritmleri etkilediği biliniyor. Bu, kişinin östrojene veya progesterona karşı ne kadar duyarlı olduğuyla da ilgili bir konu.

Yakınmalar artabilir

Hava şartlarındaki değişim ne kadar ani ve hızlı ise duyarlı kişilerin yakınmaları da o kadar artar. Organizma hava kütlesindeki ani değişimlere yeterince hızlı ayak uyduramayabilir. Söz gelimi tansiyonu düşük olan kişilerde kan dolaşımı aksayabilir.
Astımlı ya da eklem hastalıkları olan kişiler havadan en çok yakınan hastalar arasındadır. Soğuk havalarda solunum güçlüğü veya eklem ağrıları gibi semptomlar şiddetlenebilir. Alçak basınç vücut üzerinde genellikle olumsuz etki yaparken kararlı bir yüksek basınçta şikâyetler ortadan kalkabilir. Ancak yüksek basınca rağmen hava çok sıcak ya da çok soğuksa vücut yine yüklenebilir. Bu bakımdan, vücut üzerinde en olumlu etki yapan havalar ilkbahar ve sonbahar aylarındaki yüksek basınçtır.

Her gün yarım saat yürüyüş
Havadaki değişimlere duyarlı olanlara vücutlarını bu olaya karşı daha dayanıklı kılmak için, fırtınalı ve yağışlı havalar dışında, her gün temiz havada yarım saat yürüyüş yapmaları öneriliyor. Böylece organizma sıcaklık ve basınç değişimlerine uyum sağlamayı ve denge kurmayı tekrar öğreniyor.

Egzersiz ve aktif yaşam, hormon döngüsüyle bağlantılı olan depresif semptomların giderilmesine yardımcı olabilir.
Duş almak ve masajla dolaşımı uyarmak da hava değişimlerine karşı duyarlı olanlara yardımcı olabilir. Yoga ve meditasyon, sağlıklı bir diyet ve düzenli uyku, stresi azaltan ve vücudun hava değişimlerine karşı direncini artıran önlemler.

Küresel ısınmanın kaçınılmaz sonuçları olacak
Dünyanın yaşadığı küresel iklim değişimlerinin insan sağlığı üzerindeki etkileri bugün üzerinde önemle durulan bir konu. Gelecekte yağmurların mı artacağı yoksa daha kuru ve hızla değişen hava şartlarıyla mı karşı karşıya kalacağımızı bugünden kestirmek oldukça güç. Ne var ki uzmanlara göre yaz aylarında bundan böyle sıcaklıkların daha yüksek seyretmesi ve sıcak mevsimlerin uzun sürmesi muhtemel değişiklikler arasında.

Bu da adaptasyonu iyi olmayan kişileri, özellikle yaşlıları, kalp ve damar hastalıkları olanları etkileyebilir. İklim değişikliğine bağlı olarak ortalama sıcaklıkların yükselmesiyle birlikte, bazı tropikal hastalıkları taşıyan sinek türleri gibi canlıların yol açtığı hastalıklarla da iklimi ısınmış bölgelerde karşılaşmak da olası. Artan hava sıcaklıkları nedeniyle alerjik kişiler de gelecekte yıl boyunca daha uzun süre polene maruz kalacaklar, zira polenlerin havada bulunma zamanı uzayacak. Sıcak ülkelerde yetişen bazı bitki türlerinin ısınan iklim sayesinde yeni ülkelere yayılması da alerji şikayetlerini etkileyebilecek.